13 Mayıs 2026 Çarşamba

VERHNİY LARS (UPPER LARS)



Gürcistan ile Rusya (Kuzey Osetya) arasındaki tek aktif kara sınır kapısıdır.



Gürcistan ile Rusya arasında geçişin sağlandığı ve kafkas dağları üzerinde bulunan son derece engebeli sınır kapısı. yılın belli dönemlerinde kar ve yağmur nedeniyle geçişe kapanmaktadır.

 Tiflis viladikavkaz yoluna girdik artık başka bir dünya bizi karşılamakta olduğunu hissetmeye başladım .

Arabada  uyurken çok şey kaçırmışım hissi uyanıyordukki gözümü açtığımda, bir de ne göreyim yedi metre genişliğinde bir patikada, sağlı sollu dağların arasından geçerken,  şöyle bir kafamı, camdan çıkartayım dedim de hemen yanımızda yetmiş  metre yüksekliğinde, dimdik tepelerin böyle tam da dibindeki, kar yağınca kapanan bir vadide olduğumuzu gördüm.

 Yoldan daha çok patika ,çünkü, asla yenilenmeyen asfalt, tırların tepinmesiyle köstebek yuvasına dönmüştü. ve ben, bu ortamda bile uyumayı başardım.

Tekrar uyandığımda, verhiny lars sınır kapısı 'na gelmiştim yakınlarındaki, kışın kurtların yuva yaptığı, yine asfaltın tırların tepinmesiyle, köstebek yuvasına döndüğü patika bir yolda, 150 metre uzunluğunda, lambasız, ışıksız, kapkaranlık bir tünelden geçerken, resmen mordor'u yaşadım. Gümrükten içeri girdiğimizde tatlı bir sıcak yüzümüze vurmuştu . Dışarıda kar tipiye dönmüştü Tırcılar 'ın hepsi arabalarına yatmaya gidiyordu zaten bu soğukta yapacakları başka bir şey de yoktu . Gümrük en son doksanlarda Avrupa Birliği fonlarıyla yapılmış devasa  Kafkas çoban köpekleri olumsuz bir durum varmı yokmu diye sürekli devriye gibi geziyorlar . Kar ve tipi'den dolayı polislerin yuşankaları  bembeyaz olmuştu.  Bazı polis ve gümrük memurlarının ağızlarında altın dişleri gülünce veya konuşunca görünüyordu. Baya sakindi ortam Gümrük işlerini hallettikten sonra bir kafeterya 'ya geçip polis ve gümrük memurlarıyla  oturup  çay kahve paskalya çörekleri yedik . Samimi bir ortam vardı. Türkiye'de gelen tırcılardan dolayı  çat pat Türkçeyi öğrenmişlerdi . Gümrükte lojistik geçidi çok yoğunluktaydı  bizim gibi gezi maksatlı gelen bir kaç Avrupalı turist ve bizler vardık. Gümrükte kışın iklimsel koşullardan dolayı Viladi kafkaza sürekli otobüs hatları yoktu, sadece sabahları oluyordu . Bizde geceleyin Verhniy Lars  sınır kapısına geldiğimiz için mecbur sabahı bekleyecektik , gümrüğün hemen dışında eski sovyet tipi köy evleri kapılarının önüne ince cılız bir sarımsı ışıklarla zamana meydan okuyor gibiydi. Pencereden dışarıya baktığımızda kar sürekli yağıyordu hem yakın hem uzakta Kafkas çoban köpeklerinin boğuk boğuk havlamaları duyuyorduk.   Sabaha daha iki saat vardı . Kafeterya'daki kasaya bakan inguş bir hanımefendi polit büro ciddiyetiyle  hesapları inceliyordu . Ve artık sabah olmuştu gümrüğe gelen  ilk dolmuşla viladikavkaz a doğru hareket ettik .



Hayatımın en güzel çeşme suyunu viladikafkaz'ta, sürekli akan sokak çeşmesinden içtim. araç trafiğine kapalı, en işlek caddesinde, lenin heykelinin önünde, yolun tam ortasında, bedavaya saç traşı oldum.

bir kadının elindeki makasla kesilen saçlarımın, akşam rüzgarıyla, şehrin tozuna, toprağına karışarak, vladikafkaz'lı olmasını seyrettim.

Bir kuaför dükkanı, instagram reklamı için yolun ortasına, iki berber koltuğu dikmiş... isteyenleri, parasız traş yapıyordu. Beni kolumdan tuttuğu gibi koltuğa oturttu ne olduğunu anlamadan tıraş olmaya başlamıştım bile  saçlarımı üç numaraya ve top sakal yaparak koltuktan kalktım .

Şehrin ortasından geçen terek ırmağı kenarında, "hayattaki en yakın arkadaşım" azerbaycanlı." diyen bir ermeniyle bankta oturup konuştum.

Bu şehirde küçük hostel'de kaldık sayısız insanla tanıştık halen daha irtibatta olduğumuz bir çok inguş oset çecenli dostlarımız var .Hatta içlerinden biri, annesi ev alarak tc vatandaşı olan, bir arkadaştı. üvey babası da türk'tü.

24 saat açık marketinde çalışan, özbek kasiyer ile  dost olup Taşkent  ve Buhara üzerine konuştuk çok güzel anılarla, Viladi kafkaz şehrinden döndük gitmek için, dolmuşa doğru hareket ettik çok ama çok mutlu  bir şekilde yollandım.

Kışın sonunda Vladikavkaz'ın kalbindeki o yeşil ve huzurlu bulvarda bir aşağı bir yukarı dolaştık. Gün griydi; zaman zaman çiselemeye başladı ama sıcaklık dost canlısıydı, bu yüzden tüm bunlar izlenimimizi hiç bozmadı.
Şehre İkinci Dünya Savaşı'ndan etkilenmediği için Prospekt Mira (Barış Caddesi anlamına gelir) 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki cazibesini koruyabildiği için şanslıydı. Günümüzün çoğu Rus şehrinde olduğu gibi, son zamanlarda güzel bir şekilde yenilenmiştir ve açık hava kafeleri, hediyelik eşya dükkanları, kusursuz temiz kaldırımları, ilginç heykelleri, cömert çiçek tarhları, yakınlarda akıllara durgunluk veren bir bahçesi ve tramvayı olan rahat konaklarla övünmektedir.
Devrim öncesi bir Rus polis memuru olan Gorodovoi'nin heykeline dikkat edin; bir başyapıt!
Kesinlikle önerilir.
Meşhur Rus edebiyatçısı  Mihail Bulgakov kaldığı evi  müzeye çevrilmiştir önerilir..

KAFKASTA YAŞADIĞIMIZ BİR ANI



Toparlanın Kafkaslara geri dönüyoruz 

Dinç uyanıyoruz. Galiba oksijen fazlalığından kaynaklanan bir şey bu.


Bugün programımızda Legenake var. Davut Huaj “Leğenakeye gideceğiz yarınlara” dediğinde, içeriden “Biz buraya kültürümüzü inceledik, dağlarda bayırlarda ne işler var” dedi. Ama ilerleyen miktarların ne kadar yanıldığımı anladım 

Motelimizden aşağıya iniyoruz. Bizi sarı Gazelle marka bir minibüs bekliyor. Minibüsümüzün kaptanı İzmir'in Arıkbaşı Köyü'nden Anavatana 20 yıl önce yerleşmiş olan Sedat arkadaşımız. Türkiyede iken İngilizce öğretmeni imiş. Rehberlik için biçilmiş kaftan tam anlamıyla. Adığece, Türkçe, Rusça ve İngilizce biliyor.
Orhan Halman da o gece yine Türkiye'den anavatana yerleşen Bereko Memetin misafiri olmuştu. Memet de Orhan'ı getirmişti. Memet'le de uzun uzun konuştuk. Memet'in de anavatanındaki yerleşmişliği 20 yıl üzerinde. Memet Anavatanı karış karış bilenlerden. Turizm rehberliği yapıyor. Onun aracı küçük olduğu için biz bu seyahatimizde Memet'ten istifade ederek kullanabilirdik.
Kafile yola düzülüyor. ön koltuğu Ergun'la, Orhan'a veriyoruz. çünkü fotoğraf çekiminde onların yetişebilmesi mümkün değil. Peşlerinden Davut ve Vahdet geliyor.
Maykop Parkı'nın ömrü boyunca günün dünyasında atıyoruz. Yollar hareket ederek ilerliyor. Gördüğümüz her şeyin ilgimizi çekiyor. Ağaçlar, çiçekler, köyler, kiliseler, atlı çobanlar, dereler...
Orhan'ın her gördüğü şeyi ilgilendirmek için ikide bir arabayı durdurması sinirlerimizi bozuyor. Aramızda tartışmalar çıkıyor.
Kilometrelerce düzlükte ilerliyoruz. Türkiye'de kafamızda oluşan Kafkasya dağlık bir bölgedir algısı yavaş yavaş yerle bir oluyor. Adeta bir yeşil denizde yüzüyoruz. Yeşilin binlerce tonunu adeta içiyoruz. Bir sürü dinlenme tesisi ve piknik yeri geçiyoruz. Hiçbiri umurumda değil. Ben büyümüş bir biçimde tabiatı inceliyorum. Ağustosun son günlerini yaşıyoruz. Şimdi Türkiye'de çayır ve meralar sararmış vaziyette. Burada ise sararmış ne bir ota, ne de dikene rastlamak mümkün değil. Sarı renkli olarak gördüğümüz yegane şey ayçiçekleri oluyor. Merak edip soruyorum, burada buluntular ne zaman sararır diye.
Burada yayılmadan üzerine kar yağar diyorlar.
Ben köyde büyümüş biriyim. Toprağın dilinden anlarım. Hangi toprak verimlidir, hangi toprakta ne yetişir biraz bilirim. öyle verimli, öyle güzel topraklar üzerinden geçiyorduk ki, hani derler ya “helva gibi”, “kes, ekmek yerine ye” işte öyle. Toprak öğelerinin yetişmesine uygun, simsiyah ve yumuşak. “Neden bu topraklar ekilmeden boş duruyor” diye bağırıp, arabayı durdurup bir şeylerin ekmek geçişlerinden ancak “Murat kafayı üşüttü” yaşayacaklar zannıyla vazgeçiyorum.
Düşünmeye devam ediyorum; bu kadar güzel, bu kadar verimli, bu kadar iklime uygun bir vatan nasıl bırakılıp gidilebilirdi ki?

Buralara tutunabilmenin bir yolu yok muydunuz, ya da bulunamaz mıydınız?

Bunu yapmaya başladım ve hala okumaya devam ediyorum.
Coğrafyanın insanların ve ulusların üzerindeki etkisi çok önemlidir. Dağlı halklarda dağın zor koşullarının etkisi, sahil halklarında denizin oynaması, ova halklarında günlük çıkar ilişkileri, ada halklarında şüphecilik ve yabancılara güven duymama... vardır. Bense çerkeslerin neden bu kadar gözü tok, dünya malına değer uygulamaların, insanlık değerlerini önde tutan ve eğlenceye düşmanlık davranışlarını anlayamazdım. Şimdi muhtemelen ayağım suya eriyor. Böylece verimli toprakların dayanıklılığını bile çalıştırmanız gerekmiyor. Zaten o veriyor.
Yeterki o depolamayı sürdürebilmeyi becerebilebilir. Bu da yiğitliğin ön planında olduğu bir yaşam biçimini dayatıyor.
Yavaş yavaş dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Binbir çeşit ağaç mevcuttur. Yeşilin tonu ona uygun bir bedene sahip. Yolumuzun iki müzesi mevcuttur. ilk dolmen-İspvune (cüce evi), ikinci bölge hayvanları müzesi.
Dolmenlerin 3000 yıllık bir geçmişi var. Kafkasya'da tarihle seçeneği kurabileceğimiz tek yapıt maalesef dolmenler.
Adığeler dolmenlere ispvune (cüce evi) diyorlar. 4 taş duvar ve üzerinde yekpare tedavi edilmiş taştan oluşan bir çatı.
ön tarafta yuvarlak bir delik. Dolmenlerden Kafkasya'da binlerce olduğu bilgi deposu. İtalya ve İspanya'da benzer tipte dolmenler mevcut. Ziyaret ettiğimiz dolmene yüzlerini ve ellerini dayayıp dua eden ve dilekte bulunan
kadınları gördük. Arkadaşlarımızın da kendi inançları doğrultusunda dualar ettiler.
Bense dolmenler dışında genel olarak gelebilmiş olan bir bakış açısı olmayı düşünüyordum. Bunun bir gün Bağlarbaşı Derneğinde sohbet ederken Mahmut Nedim özel ağabeyimiz verdi: "Bizim istilacılarımız hep çapulcular
oldu. Hunlar, Moğollar, Timurlenk ve Ruslar. Bu topraklara ne kent kültürü, getirebildiler, ne de kent yaratılıyorlardı. Oysa Roma uygarlığında ve İskenderin fetihlerinde kentlerin esasen elde ediliyordu."
Kafkasyadaki imar faaliyetleri Sovyet dönemi başladı. Kentlerin ve yapıların ömrü sovyet devriminden öteye gidemiyor maalesef.
Daha sonra bölge hayvanlarının dondurulmasıyla oluşturulmuş bir müzeyi daha ziyaret ediyoruz.
Kıvrıla, buluna Leğenakeye ulaşıyoruz. Kale şeklinde inşa edilmiş çok güzel bir restoran yapılmıştır. Kalenin burcunda da Adığe Bayrağı bağlıdır. Adeta tanrıların evi görüntüsü veren manzara. Yeşil bir okyanusa bakıyormuşsunuz
onun insanda yaratıyorsunuz. Burada gördüklerimi, hissettiklerimi kelimelerle ifade edebilmem mümkün değil. Lokantanın çevresindeki konaklama evleri de mevcuttur. Birgün mutlaka Leganake'deki o evlerde birkaç gün konaklayacağım.
Bekle beni Legeğene.
Akşam saatleri takvimi. Legenake'den iniyoruz yavaş yavaş. Bazı tesislerde konaklıyoruz. Dönüşte kanyonlarda oylanıyoruz ve bu gezide çok eğlendik 
Akşam ezanı devam ederken Maykop'a giriyoruz. iftar açmamız gerekiyor. Maykop Camii'nde ona akşam iftar yemeği veriliyormuş. Arabayı Maykop Camisi'ne yönlendiriyoruz. Caminin alt katı yemekhane şekline çevrilmiş. Mükellef bir iftar yapıyoruz. Ancak cami cemaatinin Adığelerden çok yabancılar olduğunu görüyoruz. Üniversitede okuyan
Afrikalılar, çeşitli Türki cumhuriyetlerden ve dünyanın her tarafından insanlar mevcut. İftar duasından sonra motelimizin yolunu tutuyoruz
Bu yorgunluğun üzerine iyi bir çay gider. Ama burada demleme çay geleneği yok. Sallama çayla idaresi. Çaylarımız makarada muhabbetler yaparken yan üst balkondan bir kafa uzanıp hoşgeldiniz diyor. Bir anda Şaşırıyoruz. Katımızda Reyhanlı'dan anavatana yerleşmiş Paşa ve Aminet çifti ile tanışıyoruz. Geleceğinizi bildiğinizi söylüyorlar. Anavatana yerleşmiş olmaktan son derece mutlular. Önce Aminet yerleşmiş anavatana, sonra da ailesini taşımış bir dişi kuş gibi. Kızları İstanbulda iletişim okuyor. Uzun uzun sohbetler yapıyoruz balkondan balkona. Aminet sizi mutlaka bir sabah kahvaltısında ağırlamak istiyorum diyor. Memnuniyetle kabul ediyoruz.
Paşa'nın Maykopu tarife eden bir sözü kafamın içinde takılı olan bir plak dönüyor: "Başka şehirlerin içine park kurulur, bu şehir parkın içine kurulmuş, her taraf yemyeşil."

Bu şehrin durumu bir benzetme ile ancak bu kadar ifade edilebilir.
Evet, Maykop "Parkın içine kurulmuş şehir."

Kafkasların Baş döndürücü Ormanlarında Bir Çobanın evinde kalmak

Viladi Kafkasın eteklerinde  bitki florasını incelemek için gezintiye çıkmıştık . Çernopiska(Karadeniz) den daha öte bir dünyada idik. Artık şehir namına hiç bir şey hissetmiyorduk . Ormanın uğultusu  uzaklardan baykuş sesleri  geliyordu.  Guguk kuşları ise artık son demlerimine girdiği için iştahlı ötmüyorlardı.
              Ormanın derinliklerinde Karadeniz florasında belkide adı geçmemiş bitkilere şahit oluyordum . Çokta ilgi alanıma giren bir konu değildi. Prof arkadaş böyle bir gezi isteyince Gürcü rehber arkadaş  Arcil eşliğinde böyle bir gezi yapmaya karar verdik ve benim içinde güzel bir deneyim oluyordu.  Eski Rus tipi Lada jipiyle dağlarda geziniyorduk.   Hem nevalemizde vardı kalmak işi sorun değildi ormanın derinliklerinde küçük küçük moteller bulunuyordu.  Azık olarak yanımıza kurumuş dana eti ve balık almıştık,
açıktığımızda  yiyorduk .  Ormanda ayı domuz geyik izleri sürekli görüyorduk  ve adını sanını  bilmediğim bitki türleri karşımıza çıkıp inceleyip fotoğrafını çekip not ediyordu arkadaş ben ise çocukluğuma ait nüans yakalayabilir miyim diye bakınıyordum  . Uzaktan   zilli huni sesleri geliyordu nedir ne değildir diye bakınınca bir keçi sürüsüne denk gelmiştik devasa bir Kafkas çoban köpeği de eşlik ediyordu sürüye,  hafiften bize saldıracak gibi olduysa 'da sürü sahibi dağ gürcü grameriyle bir şeyler söyledi  köpek sakinleşmişti .  
                Çoban  urus tipi ayakları sıcacık tutan potinlerle geziyordu. Sigara içmekten Stalin vari bıyıkları sararmıştı ,Alevi dedeleri gibi İnce kırçıllanmış sakallarıda vardı  sohbetten sonra doğa ve bitki konusunda sohbet etmeye başladık.  Flora açısında enteresan bilgiler verdi. Öyle okuduğundan değil doğan ananın ona öğrettiklerinden yola çıkarak anlatıyordu.  Prof arkadaş bu dediğin yerlere nasıl gidebiliriz dedi? Sürümü yarın o tarafa sürmüş olacağım bir yer söyledi arcile orada buluşup hareket ederiz hemde evininde orada olduğunu söylemişti.  Bu bizler için sıradan bir bilgi olsada prof arkadaş için heyecan verici bir şeydi neyse ormandaki küçük motele  inzivaya çekildik  menüde öğleleyin yediğimiz Kuru dana eti ve kuru balık vardı  üstüne bahçeden alınıp özel üretilen birinci sınıf Sürmene çayı vardı bu dağın doruğunda  Amerika ve Avrupalı devlet adamlarının ve sermayeder sahiplerinin içtikleri çayı içiyorduk. Dışarıda rüzgar ağaçları sallandırıp uğultuyordu  uzaktan köpeklerin boğuk ama sürekli bir şekilde sesleri geliyordu .  Havadan olacak'ki uykumuz gelmişti bir odanın içinde  üç kişi uzanıp deliksizce  uyuyorduk takii  sabaha doğru Kafkas çoban köpeklerin kulağımızın dibinde  sürekli dalmasıyla  irkildik  bir hışımla camdan dışarıya baktık  iki metre boyunda ayı  çevresini saran çoban köpekleriyle  dalaşıyordu sürekli güç gösterisi yapmak için ayağa kalkıp pençelerini sallıyordu.   İlk defa böyle bir olaya denk geliyorduk lakin buralarda normal bir durumdu olay kendi doğallında hallolup gitti biz ise bir iki saat daha uyuduktan sonra dinç bir şekilde kalkıp kahvaltımızı  yaptıktan sonra çobanla buluşacak yere doğru hareket ettik.
               Çoban bizlere eşlik edeceği için oğlunuda sürünün yanında götürmüştü ; sürüyü ona emanet  edip biz yola revan olduk.  Lada Samara jipiyle , başımız dönüyordu böyle güzel bir ormanın içinde gezmekten dolayı  prof çobana bir şeyler diyordu arcil çevirmenlik ediyordu,   ben ise çevredeki  olup biteni seyrediyordum  endemik bitki açısından baya bir malzeme ve bilgi toplamıştık , hava hafiften  yağmaya başlamıştı aracımıza binip dönüş yoluna girdik  çoban bize  sofra hazırlatıp evinde ağırlamak istedi bu isteğini kabul etmiştik   arabayla evin önüne geldik yarı tadilatı bitmiş bu ev çevresinde keçi ağılı vardı envai çeşit tavuk ve hindiler vardı  evin başında ve dibinde bağlanmış iki tane Kafkas çoban köpeği vardı diğeri keçilere eşlik ediyordu.  Tam bir pastoral bir hayattı  evden içeri girdik aile bizleri sıcak karşıladı .  Holde Rus tipi soba yanıyordu,  ailede akşamları burada oturmayı tercih ediyordu , holun en sonundaki tepede meryemana ikonolı fotoğrafı vardı bizleri kutsuyordu .  Yer sofrası kurulmuştu menüde haşlanmış bol kekikli geyik eti ve ekşi mayalı kuru ekmek  keçi yoğurdu ve  yeşil baş soğanlar vardı  Kafkas klasiği yaşıyorduk. Bu tip Sofrayı buradan tutun Rusya'nın tüm köylerinde bulursunuz burası Rusya'ya yakın olan bir gürcü köyü idi,   iştahla sofrada her şeyi yedik Kekikli geyik eti tadı müthişti  yemeğin lezzetinin sadeliğin'den gelmesini her zaman savunanlar'danım .  Bir saate yakın yemeğimizi yedikten sonra   Sürmene çayını demledik.  Kurutulmuş meyvelerle birlikte yudumluyorduk.  Çoban bize klasik anılarını anlatıyordu ,heyecanlı bir şekilde her cümlenin sonuna Yüce İsa eklemesi yapıyordu,  bizim prof flora hakkında sorular sordukça çoban aşka geliyordu anlatıyordu;  ben ise holdeki camdan keçilere bakıyordum geviş getirip gerneşiyorlardı. Boz baykuşlar huzur verici seslerini çıkartıp uçuşuyorlardı.   Çoban  ise ölene  kadar hayvancılıkla uğraşacağını söylüyordu  ve doğayı çok sevdiği'nide belirtmeden edemiyordu. Geceleyin ilerleyen saatlerine kadar  oturduk çayımız iki defa demlendi.   Soluksuz uykudan sonra  sabahleyin kahvaltıda güzel keçi peynirli omletten ve yeşil taze baş  soğan ve çayla birlikte yapıp vedalaştık çobana bize yaptığı hizmetler ve rehberlik için biraz para verdikten sonra aracımıza binip  deniz kıyılarına doğru ilerledik...

RUSYA TUAPSE KASABASI

Çocukluğumdan beri tatil algım çok farklıdır. Genellikle kimsenin bilmediği ve keşfetmediği yerleri gidip görüp gezmeyi severim.  Bu nedenle milletin , bizim akdeniz ve ege sahillerini keşfetmeden gezip gördüm oralar fazla medyatik olunca arkama bakmadan kaçtım.  Batumda öyle'idi ilk 2006 senesinde girmiştim.
Masalımsı tadı vardı şimdilerde tadı kaçan bir yer olduğu söyleniyor  böyle durumlarda yeni yerler keşfetmek gezip görmek kendi adıma farz oldu diyebilirim.  Sakin bir günde bavulumu hazırlayıp  viladi Kafkas dağlarının batı kısmında kalan Rusya'nın küçük ve 63 bin nüfus'lu tuapse kasabasını keşfetmeye yola  koyuldum  bizim ege sahillerinden oldukça farklıydı.   Hem serin hemde bitki örtüsü bakımından daha zengindi.  Sürekli aktif limanı vardı bizim çeşme limanını andıran tarzda,  Trabzon'lu roro yük gemileri mal bırakıyordu şehirde . Trabzonlu oldukça fazla idi genelde  Fırın ve pasta işleriyle uğraşıyorlardı. Yaptıkları ekmekler rus halkı tarafından oldukça ilgi görüyordular .  Tuapseyi genelde orta düzeyli memurların tercih yeriydi.  Avrupalı ,turist yok denecek kadar azdı genelde Kafkas alaşımı turizmi  ve bizim Trabzon ve Artvin kesimi daha çok buraları tercih ediyordu.  Tarihi eser yoktu  Sovyet dönemi park ve küçük bir kaç tane müze dışında   peyzaj kültürü oldukça iyiydi. Rusya'nın bir çok kentinde bu oldukça hakimdi  çay bahçeleri oldukça kabul görüyordu.  Kafkas milletleri genelde bu tip yerleri tercih ediyorlardı.   Çok güzel çay ve el yapımı aramolı meyve suları içiliyordu .  Şeker yerine daha çok şeker oranı meyveler tercih ediliyordu.  Çay içilirken bu dikkatimden kaçmadı yemek kültürü olarak ağırlıklı balık ve meşhur çorba borsh hakimdi.   Eylül ayının ortalarından sonra kendi dünyasına kapanırdı.  Limanı ise oldukça aktif olurdu , hatta limanını yapımında kullanılan taşların hepsi Trabzon'dan getirildiğini biliyordum  bizdeki denizel iklime daha dayanılıymış  iki gün kaldığım Tuapse kasabasında izlenimlerim böyle idi.   Tuapse'den ayrılırken bir yeri daha görmenin mutluluğu vardı içimde.

12 Mayıs 2026 Salı

GROZNİ

Grozni müslüman Çeçenlerin ve  Rusların birlikte yaşadığı enteresan şehir . Tren yoluyla soğuk bir kış günde ziyarete gitmiştim . Doksanlardan kalma havası yoktu. Rus Çeçen Savaşı'ndan dolayı her şey yeniden yapılıyordu  kafkasımsı yapıdan daha çok yerini klasik modern şehirlere bırakmıştı sokakta  ablak suratlı insanlar  konuşurken ağızların' da altın diş seramonisi yapıyordu bizlere.  Hem Kafkas İslami dokusu hem Rus Ortodoksluğu enteresan bir karışımı vardı ama modern haliyle ;   sokaklar savaştan sonraki sessizliği barındıyor savaşın dokusu yerini hızlı bir kalkınmaya bırakıyordu.  Küçük bir azınlık inguş halkıda bu şehirde  yaşıyordu.   Güney kafkasyaya ve orta Asya'ya açılan en kestirme yer çecenya eyaleti olduğu için  bir çok istihbarat birimlerinin cirit attığı yerdi  camilerin dokusu oldukça hoş ve iç açıçıydı  Anadolu'daki sadelikten daha çok süslü ve paganimsi yapıları barındırıyordu.     Geleneklerine oldukça bağlı  mizaçları oldukça sertti.   Şehrin ortasında Putin'in Çeçen halkına hediye mahiyetinde yaptırdığı camii vardı.  Arap kültürünü andıran panayır tipli pazarlar şehrin her yerinde kurulmuştu.  insanlar  pazarda gezinmeyi çok seviyordu  gayet doğal bir pazardı meyve sebze kokuları reyhalıyordu.   Şehirde müze yok denecek kadar  azdı sadece sokakları arşınlıyorduk  yemek kültürü oldukça iyiydi ülkemizi aratmıyordu ve misafirperver insanlar vardı Grozniden izlenimlerim böyleydi ..

MAHAÇKALE



Tatlı bir sonbahar akşamı Grozniden  tren yoluyla mahaçkale şehrine gitmiştik  dünyadaki Türklerin en enteresan şehirlerinden birisiydi. Hem müslüman hem yahudi hem Hristiyan olan bu şehir kendi içinde enteresan bir denge kurmuştu bu yönde . Anadoludaki şehirler gibi arabesk mod yoktu  paganimsi ve özgür ruhu vardı  sanki bir yerlerden çıkıp gelecekti moğollar Emir Timurun heyulası buralarda bir yerde olduğundan emindim  Tomris hatun  ilk türk feminist devlet başkanı olarak gururlu idi heykelini gördükçe tebessüm ediyordum. Çarlık ve Semerkand buhara mimarisi karışımı bir kentti  güney kafkasyaya ait iklim hakimdi        çarlık ve komünist Rusya epeyce dejenere etmesine rağmen yinede Türk kültürü hakimdi  "çarımsı Turko " bu tanımlamaya uyuyordu  Rusça, Ağulca, Avarca, Azerice, Dargince, Kumukça, Lakça, Lezgice, Nogayca, Rutulca, Sahurca, Tabasaranca dilleri genelde hakimdi Dağıstan bölgesine    büyük Selçuklunun üst aklının bulunduğu şehirdir mahaçkale  Ekim devriminin önderi Leninin akrabalarının bulunduğu kenttir mahaçkale  kısa zaman diliminde görünüp edindiğim izlenimler bunlardı Mahaçkaleden 
  Sovyetler döneminden kalma müzeler klasikti bu şehirde Proto Türklüğü andıran müze olmasını çok isterdim  şehirin Hazar denizine bakan taraf çok büyüleyici idi  yüzümüzü doğuya dönüp atalarımızı tınısı yüzümüzu okşuyor gibiydi  Hazardan kilolarca havyar çıkıyordu buda iştahımızı kabartıyordu...

   Rusya’nın en eski şehirlerinden biri olan Dağıstan’ın başkenti Mahaçkale Dağıstan’ın en gelişmiş şehridir.Nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman olan Mahaçkale, yüzlerce yıldır İslâm şehri olarak anılmaktadır. Etnik yapısı itibarıyla da çok zengin bir şehir olan Mahaçkale’de başta Avarlar, Kumuklar ve Darginler olmak üzere onlarca halk bir arada yaşamaktadır.
     Kuzey Kafkasya’nın en gelişmiş şehirlerden ve Rusya’nın en eski şehirlerinden biri olan Dağıstan’ın başkenti Mahaçkale Hazar Denizi sahillerinin kıyısında kurulmuş ve şehirde şuanda 558.054 kişi yaşamaktadır. Mahaçkale etnik yapısı itibarile de çok zengin bir şehir.

  En sonki nüfus sayımı verilerine göre şehrin etnik yapısı şu şekildedir: Avarlar % 26,8; Kumuklar % 17,7; Darginler 13,8; Laklar % 13; Lezgiler % 12; Ruslar % 8; Tabasaranlar % 2; Rutullar % 1,1; Nogaylar % 0,9; Ahullar % 0,7; Zahurlar % 0,4; diğer halklar % 3,6.

İdari olarak Lenin, Sovyet ve Kirov olmak üzere üç ilçeye ayrılan Mahaçkale’ye ayrıca, sekiz şehir tipli kasaba ve altı köy de bağlıdır

Rusların Kuzey Kafkasya’yı işgali sonrası bölgede toprak ve göç meseleleri gündeme alınmıştır. Ovada ve şehirde yaşayan halkların olduğu yerlere Dağlı halklar yerleştirilmiş ve şehirler bir nevi metropol hüviyetine bürünmüştür.Şehrin neredeyse tamamı az bir nüfusu olan Ruslar hariç Müslümandır.  Yüzlerce yıldır İslam şehri olan Mahaçkale’da onlarca halk bir arada yaşamaktadır. Mahaçkale Dağıstan’ın en gelişmiş şehridir. Ülkedeki endüstrinin temeli Mahaçkale ve İzerbaş yakınlarındaki petrol ve doğalgaz yataklarına dayanır.

Eskiden Mahaçkale’nin bulunduğu arazide 7. yüzyılda Hazar Kağanlığı’nın başkenti olan Semender bulunuyordu. Bugünkü Mahaçkale’nin tarihi 1847’de Anci Arka’ya yapılan Petrovsk Kalesi’nin inşa edilmesiyle başlamıştır. Asında Rusya’nın en eski şehirlerinden biridir. Hazar Türk Kağanlığı’nın 7. Yüzyıldaki başkenti Semender’den sonra bölgeyi Kumuk Türk Şamhallığı yönetmiş ve Tarki şehrini başkent olarak kullanmışlardır.Tarki-tau (Tarki-dağ) Mahaçkale eteklerinde çok eski bir Türk iskân şehridir. Kumuklar ve Gazi-kumuklar bölgeye Anjikala demektedirler ve kaynaklarda Mahaçkale’nin eski ismi bu şekilde geçmektedir. Bugün başkent Mahaçkale’nin Rusya süper ligindeki takımı; bir zamanlar Roberto Carlos ve Samuel Eto’nun oynadığı Anzhi (Anji) ismi buradan gelmektedir.Dağlı (Kuzey Kafkasya) Cumhuriyeti döneminde (1917-1919) şehrin adı Dağıstanlılar ve Kuzey Kafkasya halkları tarafından Şamilkale olarak değiştirilmiştir. Kafkas-Rus savaşları yaşanırken Kuzey Kafkas İslâm Ordusu tarafından 6 Ekim’de Derbent, 27 Ekimde Temirhan – Şura ele geçirilmiştir. 8 Kasım 1918’de Türk Ordusunun Mahaçkale’ye girmesiyle birlikte Dağıstan harekâtı fiilen tamamlanmış oldu. Ancak Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı Ordusu bölgeden çıkmak zorunda kaldı ve böylece Sovyetler Mahaçkale’yi ele geçirdiler.14 Mayıs 1921 yılında şehrin adı Dağıstan komünistlerinden Mahaç Dahadayev’in onuruna Mahaçkale olarak değiştirildi.Mahaçkale’nin tarihi ile ilgili şuan Dağıstan devletinin resmî çalışmaları ve görüşmeleri yapılıyor. Tarki şehrinin tarihi Mahaçkale tarihi olarak kayıtlara girmek üzere. Bu şekilde olduğunda Mahaçkale tarihi hak ettiği yeri alacak, Moskova ve Kiev’den daha eski bir şehir olacaktır.Sultan Ahmet Camii örnek alınarak 1997 yılında inşa edilen Mahaçkale'deki Merkezî Cuma Camii veya diğer adıyla Yusuf Bey Camii Türkiye’nin de yardımlarıyla yapılmış Dağıstan’ın en büyük camisidir ve 17 bin kişi ibadet edebilmektedir.12 Eylül 2012’de Dağıstan’ın başkenti Mahaçkale’de “Hacı Murat” adlı bir romanın da yazarı olan Rus yazar Lev Tolstoy ve Hacı Murat’ın anıtının açılışı yapıldı.

Şehrin Alburikent, Atlıboyun, Boynak ve Kazanış bölgelerinde yaşayan Kumuk Türkleri, 1918 yılında Kozak eşkıya Biçerahov’un gruplarına karşı şehrin kurtuluşu için savaşarak şehit düşen Türk askerleri adına 2018’in Aralık ayında bir anıt inşa ettiler. Bu anıt Rusya’da büyük tartışmalar yarattı ve “işgalci Türk askerleri”ne neden anıt yapıldığı Rus medyasında uzun süre tartışıldı. Tepkiler üzerine anıttaki ifadeler değiştirilse de Dağıstanlılar vefa örneği göstererek sonuna kadar hatıraya sahip çıktılar. Mahaçkale’de gezilecek yerler: Tarki-dağ’a çıkıp tüm Mahaçkale’yi Hazar deniziyle birlikte seyredebilirsiniz. Ayrıca yüzlerce yıllık şehir kalıntılarını ve üzerlerinde al-bayraklar olan mezarları görebilirsiniz. Dağıstan Tiyatro binası ve Dağıstan etnografya müzesi gezilmesi gereken yerlerden. Dağıstan Etnografya Müzesi’nde bir çok halkın binlerce yıllık sanat eserlerini görebilirsiniz. Hazar sahillerinde dolaşabilirsiniz. Levs Tolstoy ve Hacı Murat anıtını ziyaret edebilirsiniz. Dağıstan devlet başkanlığı sarayı da görülmeye değer.

Mahaçkale, dağıstan’ın en önemli eğitim merkezidir. rasula gamzatova merkez kütüphanesi sadece dağıstan’ın değil, tüm kuzey kafkasların en büyük kütüphanesidir. 1957 senesinde kurulan dağıstan eyalet üniversitesi sovyetler dağıldıktan sonra gelişimine ivme kazandırmıştır. dgu’nun yanında kentte tıp akademisi, pedagojik üniversite, dağıstan teknik üniversitesi ve 6 başka enstitü bulunmaktadır. kentte amalgamated müzesi, mimari ve güzel sanatlar müzesi ve botanik müzesi bulunmaktadır. kentin en ilgi çekici mimari yapılarından birisi, aynı zamanda kentin en büyük binası olan leningrad oteli’dir.  Türkiye'de Yalova ile kardeş şehirdir..

NHALÇİK




Kısa bir kaçamak tadında kazbegi'ye kadar gelmişken, Türkiye'den gelen Rusya Nçalcik kentine giden ülkeler arası otobüse  binip vize işlemlerini önceden halletmiştik ,Gürcistan'a sınır şehri olan  Nalçik kentini görelim dedik.  Nalçik ismi aslında biz Türkler için önemli bir isimdir  93 harbinde Yukarı kuradaki Rus ordusunun ileri gelen komutanlardan olduğu için bir çok savaşta üstün başarı sağladığı için  çarlık Rusya dönemde bu kente verilen isimdir. 1917 yılına kadar pek önemi olmayan bir kentti, lakin Ekim devrimiyle birlikte güney Kafkaslara kestirmeden inen bir şehir olarak görüldüğü için  Kaberdey özerk oblast statüsünü aldı.  Küçük bir havalimanı yapılan şehirdir   nüfusunun %47 Kabardey türküdür %31 Rus % 11 de diğer Kafkas halklarından oluşur Kafkas mimarisi tarzı camiler ki bu tip cami modelleri genelde Batumdan başlar  Ortodoks motifli Rus kiliseleri çan ve ezanın bir arada yankılandığı enteresan şehirlerden  birisi  çok değişik bir pazar anlayışı olan başkent, belki de bütün rusya' da öyledir.
şöyle ki, bütün patates satanlar bir yerde bulunur, aynı şekilde sigara satanlar [evet sigara satılan bir reyon var hatta bir Marlboro 5 ruble olsun ama 10 tane alırsan 48 ruble ödersin], içki satanlar [çeşit çeşit], ilaç satılan reyon [eczane değil bildiğin tezgahın üstünde çeşit çeşit ilaçlar var], elbise satanlar, araba yedek parçası satanlar, meyveciler, et reyonu, bal reyonu vs. vs. pazar yerinde her bir ürünün kendine ayrılmış bir bölgesi vardır ve yanyana 10-15 tezgahta sadece o ürünler satılır.
  Nalçik, tam bir parklar, ormanlar ve bahçeler şehri. Ceviz ağaçları, kestane ağaçları, çamlar, çiçekler ve göllerle örülmüş, ferah, göğüs genişleten, temiz ve düzenli bir yerleşim burası. Sovyet ruhlu düz geniş caddeleri, yemyeşil dokusu, cüce apartmanları ve çam ağaçlarıyla şehrin, kendi özgün kimliğini tahkim ettiğini söyleyebiliriz. Çam Korusu niteliğindeki Nalçik Parkı’nın gölgeliğinde uzun uzun dolaşıp kafa dinleyerek şehri adımlamaya hazır hâle geldikten sonra Moskova’daki Arbat Caddesi’nin muadili sayılabilecek Kabardinski Caddesi’ne varmak herkese iyi gelecektir. Trafiğe kapalı bu alanda, bisiklet ve paten sürenler, müzik yapanlar, etrafı seyredenler ve her türden dükkânın varlığıyla canlı, hareketli bir atmosfer mevcut. Kabardinski’nin akabinde Başkanlık Binası ve Ulusal Müze’ye uğramak mümkün. Soluklanmak için Abhaz Özgürlük Meydanı’nı, alışveriş tecrübesi için bu meydanda kurulan pazarları unutmamak gerekir bu pazarlarda envai çeşit  erzak bulunmaktır. Zaten şehrin caddelerinin tamamı bu meydanda birleşiyor. Buradan yürüyerek tren istasyonu ve Parlamento Binası’na ulaşmak çok kolay. Şehrin ortasındaki Lenin Caddesi’nin klasik şehir turumuzu yaptıktan sonra otelimizde inzivaya çekildik olup biteni analiz etmek için odamızda oturup çektiğimiz fotoğraflara bakıp ve aynı zamanda dünya gözüyle bir şehri görmenin mutluluğunu yaşıyorduk....


ELBRUZ DAĞLARI

Elbruz dağları;   5 642  yükseliğindeki Kafkasların Rusya'nın en yüksek dağı 'dır. Elbruz dağının dibinde Rusya'nın Nhalçik'in şehri vardı bu şehir ismini Çarın ordusuna bağlı  Kafkas benizli bir komutandan almıştır.  Nhalçik'in yukarı kura ve Batum ve Giresun Harşit çayına kadar  olan yeri Rusların lejyoner askerliğini yapan Türkmen alaylarının komutanıdır.  Karadeniz'in o kaotik günlerinde  üç buçuk milyon Kafkas müslümanın Trabzon üzerinde Anadolu'ya yayıldığı zamanlardı  bu olayların başlatan komutanın şehrini ziyaret edip .devasa Elbruz dağlarının bir kısmına tırmanmak bana nasip olmuştu  envai çeşit ağaçların ve bitki türlerinin olduğu dağ çocukluğumuzda ninelerimizin bize masalda anlattığı kaf dağı aslında Elbruz dağı olduğunun farkına varmıştım  öyle bir dağki kış aylarında soğuğunun etksi Orta Karadeniz bölgesinde samasun'a kadar sürdürüyordu. Her mevsiminin ayrı güzel olduğu bu dağ ve bu şehiri  sonbahar ve yaz aylarında iki defa gördüm  müslüman ve ortodoks Hristiyanların ortaklaşa yaşadığı şehirdir  doğu rapsodisi tadında....

Rap rap rap ileriyordu çarlığın lejyoner Türkmen alayları Anadolu'nun Karadeniz'ine doğru imperiatsa Maria zırhlısı Trabzon limanına demirlemişti  artık hayat başka akıyordu Karadeniz kıyılarında.....

VİLADİ KAFKAS


Viladikavkaz 'da bir gün
Aralık ayının ortasında  Vladikavkaz'ın kalbindeki o yeşil ve huzurlu bulvarda bir aşağı bir yukarı dolaştık. Gün griydi; zaman zaman çiselemeye başladı ama soğuk dost canlısıydı, bu yüzden tüm bunlar izlenimimizi hiç bozmadı.
Şehre İkinci Dünya Savaşı'ndan etkilenmediği için Prospekt Mira (Barış Caddesi anlamına gelir) 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki cazibesini koruyabildiği için şanslıydı. Günümüzün çoğu Rus şehrinde olduğu gibi, son zamanlarda güzel bir şekilde yenilenmiştir ve açık hava kafeleri, hediyelik eşya dükkanları, kusursuz temiz kaldırımları, ilginç heykelleri, cömert çiçek tarhları, yakınlarda akıllara durgunluk veren bir bahçesi ve tramvayı olan rahat konaklarla övünmektedir.
Devrim öncesi bir Rus polis memuru olan Gorodovoi'nin heykeline dikkat edin; bir başyapıt!
Kesinlikle önerilir.

ODDESİA


Odessia   Karadeniz havzasının samsunla birlikte en kalabalık ikinci kentidir . Şehirde hem çarlık Rusyası ve Sovyet Rusya'nın esintileri'nin yanında prototürk esintileri vardır. Önceleri tatil denilince aklıma hep Bodrum Çeşme tarafı gelirdi ve fırsat buldukçada giderdim  lakin abhaza bölgesi ve odessia şehrini görene kadar...!! Ortalama Karadeniz insanı için çok ideal bir kent şehrin en meşhur caddesi Deribasovskaya  harikulade güzel yerdir  opera tiyatro binaları ile çok sanat sevici bir ortam oluşturuyor,   daha önemlisi dünyanın dört bir yanından sanata mimariye ilgi duyan turistlerin sürekli Ziyaret ettiği bir şehir bir den fazla müzeler var ama en çok ilgimi çeken ise puşkin müzesidir    yaşamından ölümüne kadar pek çok  eser iyice tanıtılıyor benim ilgimi çeken ise puşkinin Anadolu seferinde Kars  Erzurum ve Erzincan izlenimleri ve bu illerimize ait bir kaç eşyanın oluşuydu . Potemkin merdivenleri de görülmeye değer Avrupa'nın en ilginç 10 merdiveni arasında yer alıyordu benim en ilgimi çeken ise şehire 70 km uzaklıktaki katakomblar ( yer altı şehirleri) 200 yıl önce inşa edilmiş bu tüneller 3500 km uzunluğunda şehir merkezine kadar uzanıyor özelikler 2. Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı  bu yer altı şehirlerinde epeyce direniş olmasının yanında Ukrayna'nın bağımsızlığının kazanılmasında önemli rol oynayan yerdir,  ayrıca ciddi bir okul hastahane ve yatakhane görevi gören yerdir  bir bölümünde 45 70  kişi kalabilecek kapasiteli bir yerdir gezip gördükçe ikinci dünya savaşının.ukrayna bölgesini gözümde canlanmadı da değil.  Kaldığım günler boyunca  sürekli balık ve meşhur borch çorbası içmiştim  çocukluğumun pastoral Karadenizini burada'da tadmıştım    hayatımda Odessa'nın görmenin mutluluğunuda yaşıyordum .....

KOMPARTUMANLAR

Hava soğuktu , doluşmuştuk  şosede, eski Sovyet tipli Tren garı'nın içine . Garın içi İran işi çinilerle doluydu.  Doğu Rapsodili tadı veriyordu.
Sağda solda yazlık ve kışlık meyve ağaçları doluydu böylesini ilk defa görüyordum. Nedir ne değildir diye sorduğumuzda  vakti zamanında görevliler tarafından dikilmiş yolculuk esnasında cebinde parası olmayan veya az parası olan  kişilerin açlık hissiyatlarını bu meyvelerden yiyerek giderilmesi için düşünülmüş bir şeydi,
lakin çok ince bir düşünceydi .  Bu fikir Sovyetler Birliği döneminde uygulanmaya başlamıştı dediler ; hiç şaşırmadım niyeyse  ))
        
  Trenimiz biraz rotarlı gelmişti Rusya'da  olimpiyat turnuvalarından dolayı her  istasyondan yolcu alıyordu . Sadece Ruslar değil Kafkas ve orta asya türk benizli bir sürü millet vardı trende  kültür kaosunun içinde resmen kaybolmuştuk . Zorakide olsa çerkez ailesinin kompartumanında bilet bulmuştuk  mini el bagajlarımızı yerleştirdikten sonra oturup tanıştık, sohbet ettik,  şaka ile karışık bizlere Rusya Halklar hapishanesine hoş geldiniz dedi . Teşekkür ettikten sonra gerçekten öyleydi, trenin içerisi halk deryası idi  . Bu tatlı konuşma sonrasında  Resturant bölümüne geçtik güzelce karınımızı doyurduktan sonra  holde sigara içip Karadeniz'in düz coğrafyasını izliyorduk.  Bizdeki gibi  dik ve engebeli değildi  ince cılız yanan Sovyet tipi köy evleri ışıkları tren rayların çevresinde odunsu elektrik direkleri bazı yan yatmış Tarkovkski evrenini andırıyordu bizlere.
Holde uzundu her kompartumın üstünde hangi millete ayrıldığı yazıyordu. Hazır böyle bir ortam bulmuşken holde gezip her milletten insanları analiz etme fırsatını kaçırmamalıydım .
  
      Birinci kompartumanda Azeriler vardı Rusça aksanı ile Türkçe konuşuyorlardı,  bir şeyleri anlatıp sesli gülüyorlardı ,ağızlarında altın dişleri görülüyordu Anadolumsu tarzı sıcak kanlılıkları vardı Türklük geninden olsa gerek  gözleri mahmur doğuştan rastık çekilmiş gibi güzel hatunları vardı  kadını olsun erkeği olsun ablak suratlılığı hakimdi  bu kompartumanın bitişiğinde  osetler vardı  ilk çağlardan bu yana hep aynı yerde yaşayan Milletlerden osetler bizdeki khaldi halkları gibiydi  çok güzel kadınları vardı hele birde oset Rus karışımı olunca farklı bir gezegenden gelinmiş hissi uyandıriyordu . Savaşcı millettirler  aynı zamanda iflah olmaz gelenekselcidirler.  Kuzey osetya gezimde iyi tanımıştım bu milleti hem düğünlerine katıldım hemde aynı sofrada yemek yedim  artık şehirleşme başladığı için eski ve yeni kaosunu yaşayan halklardan diyebiliriz. Oranın karşısında Ermeniler vardı  ince sıska  Anadolu'msu demlerini vuran bir milletti buraya uyum sağlamak konusunda zorlanan milletti çok tuhaftır Anadolu'ya en yakın millettirler. Kafkaslarda olsun Rusya'da olsun her  üretim iş gücünün içinde aktif millet sanatta mimaride  başarılı olmuşlardır.  Rusya'nın her şehri'nin belediyesinde imar işlerinde bir kaç tane Ermeni çalıştığını söylediler bizlere ha keza Tiflisteki o meşhur Rustaveli caddesinin mimarisini ve sokak dizayn işini kendileri yaptığını bahsetmişti zaten Ermeni yaylası bölgesine giderken her köyde bir heykel olduğunu görmüştüm zanaatçı anlamında buradan Özbek kompartumanına geçmiştim,  hafif çekik gözlü ablak suratlı önlerinde cengiz aytmatovun  o meşhur orta asya bozkırlarını anlatan bir kaç tane roman vardı yolculuk esnasında okunması esnasında Türkiye'den geldiğimizi öğrendiklerinde  mutlu olmuşlardı ve üstlerinde Orta Asya'nın taşra mutluluğu ve  Proto Türklük hakim Emir Timur bir yerleden çıkıp gelip tekrardan o eski şaşalı günlerine dönmeyi bekliyor gibiydiler .
       
        Kompartumanlar içinde gezintiye devam ediyorduk Halk kompsomolu edasıyla  lezgilerin ve çeçenlerin kompartumanına girdik  içerisinde kurutulmuş etler ve balıkla ziyafet yapıyordular .
Kafkasların en belalı milletleri savaş için yaratılmışlar resmen  bir çoğu Müslümanlığı kabul etmiş millet çok az kısmı Hristiyan olarak kalmış  kendimizi tanıştırıp biraz sohbet etmiştik bir çoğu işçi olarak Rusya'nın belli başlı şehirlerinde çalışıp hayatlarını sürdürüyorlardı.
Köy hayatını taşra hayatını oldukça çok seviyordular yanındaki kompartumanında abhazlar vardı  bunlarda yarısı Hristiyan yarısı müslüman bir halktı 1993 senesinde Gürcistan iç savaşında Rusya'ya bağlanan milletti  93 harbi sonrasında bir çok müslüman Abhaz Anadolu'ya zorunlu iskan ettirildi,  burada kalanlar ise  bölgede ve Rusya'da yaşıyorlar savaşçı bir millet ve tarımla uğraşmayıda seven bir millet Abhazya soxumi gezilerimde bunu meyve bahçelerinde ve tarım ıslahı projelerinde görmüştüm .  Ve bize en yakın millet Gürcüler vardı bu Gürcü milleti belkide Kafkasların en enteresan milletidir Türkiye'de olsun Rusya'da olsun  özelikle bürokrasi alanında bir döneme damgasını vurmayı başaran Milletlerden, Osmanlı'nın son dönemlerinde sadrazamların çoğu  olsun keza Sovyet Rusya'sında olsun baya etkili millettirler.
Bugün akrabalık bağı olanlar, rusya'ya gelmekte diğerleri vize uygulaması olmadığı için Avrupa ya gitmekte ve İmanlı bir Ortodoks millettirler.
Kompartumanların içlerinde ellerinde Hz isa heykeline dua eden tek onları görmüştüm .

   On sekiz saat tren yolculuğumuzda  kompartumanlardaki Milletlerden edindiğim sohbet ve analizler böyleydi  her taraftan nüans akıyordu bir dönemin dünyasının buraya neden Çarlık Hapishanesi dendiğini daha iyi anlıyorum ve dünya edebiyat klasmanında Rusların neden birinci olduğunu daha görüyordum  çünkü çok millet çok ilham demekti.........

ERMENİ PARALARININ KOLEKSİYON DEĞERLERİ

Ermeni paraları, numismatik alanında büyük bir koleksiyon değerine sahiptir. Özellikle tarihi ve kültürel önemi olan Ermeni paraları, koleksiyonerler tarafından büyük ilgi görmektedir. Bu paraların üzerinde yer alan motifler, dönemin sosyal ve politik olaylarını yansıtması nedeniyle oldukça değerlidir.

Özellikle Osmanlı dönemi Ermeni paraları, tarih boyunca yaşanan toplumsal ve ekonomik değişimleri belgelemesi bakımından koleksiyonerler için büyük bir öneme sahiptir. Bu paralar, dönemin mimari yapılarından, yöresel kültüründen ve hatta dini motiflerinden esinlenerek üretilmiştir.

Üzerlerinde taşıdıkları semboller ve armalar, zaman içinde yaşanan siyasi ve toplumsal değişimleri yansıtması sebebiyle koleksiyon değerleri oldukça yüksektir. Ayrıca, kâğıt paranın yaygınlaşmasıyla birlikte üretilmeyi durduran metal Ermeni paraları, nadir bulunmaları sebebiyle koleksiyonerler arasında oldukça popülerdir.

Ermeni paralarının koleksiyon değerleri, tarihi ve kültürel önemlerinden dolayı giderek artmaktadır. Özellikle dönemin yaşam tarzını, inançlarını ve siyasi olaylarını yansıtan bu paralar, koleksiyonerler için büyük bir değere sahiptir. ilk Ermeni paralarının M.Ö. 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu’nun egemenliği altındayken basıldığını görüyoruz. Bu paralar genellikle gümüşten yapılmıştı ve üzerlerinde Pers Kralı’nın portresi bulunuyordu. Bu paraların üzerinde aynı zamanda Ermenice yazılar da bulunmaktaydı. o dönemin koşullarına uygun olarak darbeli ya da dökme yöntemlerle üretilirdi. Genellikle yuvarlak ya da oval şekilde olan bu paraların bir yüzünde kralın portresi, diğer yüzünde ise çeşitli semboller bulunurdu. Özellikle gümüş paralarda, kralın tahtta oturduğu ya da bir yılanla savaştığı betimlemeler sıkça kullanılırdı.

Bu dönemde Ermeni paraları, bölgede ticaretin ve ekonominin gelişmesine de katkı sağlamıştır. Halk arasında kullanılan bu paralar, aynı zamanda Osmanlı ve  Ermeni kültürünün ve tarihinin de bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Tarihi ve ekonomik açıdan büyük bir öneme sahiptir. Bu paraların özellikleri ve dönemin koşulları hakkında bilgi sahibi olmak, hem tarihseverler hem de koleksiyonerler için oldukça değerlidir..

    

Batı Asya'da Altın metalinin keşfi, insanlık tarihinin erken dönemlerine dayanmaktadır, Antik Yakındoğu Dönemi: Batı Asya, tarih boyunca önemli altın kaynaklarına sahip olmuştur. Antik Mezopotamya (günümüzdeki Irak, Suriye ve Türkiye'nin bir kısmı) ve antik Mısır gibi uygarlıklar, erken dönem altın madenciliği ve altın işçiliği faaliyetleriyle bilinir. Bu uygarlıklar altını, takılar, süs eşyaları, dini törenler ve ticaret için kullanmışlardır. Antik Pers İmparatorluğu: Pers İmparatorluğu (MÖ 550-330), Batı Asya'da büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Persler, altın madenciliği ve altın ticareti konusunda da aktifti. İmparatorluk topraklarında bulunan Altın Dağları olarak bilinen bölgede zengin altın yatakları bulunuyordu. Pers İmparatorluğu, altın kaynaklarını kullanarak güçlü bir ekonomi inşa etti ve altını sikkelerde kullanarak para sistemini geliştirdi.

Antik Yunan ve Roma Dönemi: Antik Yunan ve Roma medeniyetleri, Batı Asya'da altın işçiliği ve ticareti konusunda önemli bir rol oynadı. Bu dönemde altın, takılar, heykeller, tapınaklar ve diğer sanat eserleri için kullanıldı. Roma İmparatorluğu, altın madenciliği ve ticaretini geliştirmek için çeşitli bölgeleri fethetti ve altın rezervlerini artırdı. Orta Çağ ve Osmanlı İmparatorluğu: Orta Çağ döneminde, Batı Asya'nın bir kısmı, özellikle Orta Doğu ve Anadolu bölgeleri, altın madenciliği ve ticareti açısından önemliydi. Osmanlı İmparatorluğu, altın kaynaklarını kullanarak güçlü bir ekonomi oluşturdu ve altını sikke olarak kullanarak para sistemini düzenledi. Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolü altındaki topraklarda altın madenciliği ve ticareti devam etti.

Zerdüşt antropolojisine göre Batı İran (güney Afganistan ve kuzey-orta İran), altının en eski evi olarak kabul edilir. Bazı bölgelerde Hazara kültüründe geçmişi yaklaşık 2000 yıl öncesine dayanan eski bir altın madeninden bahsediliyor. Batı Asya'daki Irak'ın da eski bir altın metali tarihi vardır. Babil döneminde Irak'ta altın metal bronzlar kullanılmış ve altın kaplamalı eşyalar yapılmıştır. İran'da altın cevherinin keşfinin de eski bir tarihi var. İran'da Zarashki, Malam ve Suqi (yani Deccan) bölgelerindeki altın madenlerinin kullanımı birkaç bin yıl öncesine dayanmaktadır., Tüm dünya ülkelerinde tüm alıcılar ve satıcılar için asil bir metaldir. Batı Asya'da altın metalinin keşfi, insanlık tarihinin erken dönemlerine dayanmaktadır, Antik Yakındoğu Dönemi: Batı Asya, tarih boyunca önemli altın kaynaklarına sahip olmuştur. Mücevherat, Para/finans yatırımı, Kredi teminatı Diş Hekimliği, Tıpta altı altın kullanımı. Batı Asya'daki kuyumcuların geliri, ülkelere, şehirlere ve kuyumcu işletmelerinin büyüklüğüne bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Mücevher ve altın alıp satmak, birçok gizemi ve hikayesi olan satışlardan biridir.  
Güney Kafkaslarda'da bu böyledir. Özellikle Ermeniler Ticaret ve zanaatkar oldukları için Osmanlı coğrafyası olsun Rusya  coğrafyası olsun gittikleri her yerlerde tüm işlerini  paradan daha çok altın Ticaretiyle yapmışlardır . Hal böyle olunca Ermeni Altın efsanesi burada doğmuştur. Halbuki günümüzde Rus altını gibi pek fazla bir değeri yoktur dünya klasmanında ama  bireysel insanı girişimlerden dolayı epeyce tanıtılmıştır,
ermeni altını . Yerevandaki  şehir müzelerin hangisine girersek girelim bölgesel dönemlerde yaşadıkları devletlerin kültürüne değerine ait Ermeni altın üretilmiştir;   buda ilgi çekici bir durumdur, çünkü hem kendi kültürlerini hemde altında olduğu devletin kültürünü yansıtmıştır. Günümüzde ise özelikle Sovyetler Birliği dağıldığı zaman Doğu Karadeniz bölgesinde epey alım satımı olmuştur hatta bunun için Ermenistan'a keşfe giden Trabzonlu iş adamları bile vardır şehirde sadece işi altın ve gümüş üstüne geliştiren işletmelerde vardır malum Sovyet bloğu dağıldıktan sonra Kuzey ve Güney Kafkaslara  Trabzon ve Artvin arasındaki Tırcılar çalıştığı için çok egzantrik hikayeler bile duymuştuk odessia limanından tutun Trabzon limanına Yerevanin Axo Varvara bölgesine kadar  . Rusya'nin bir çok şehrinde bulunan Ermeni tüccarlar bile kendi kültürü ürününün tanıtılmasında önemli roller oynamıştır.
   1990 ' lardan sonra bu sosyo ekonomik dinamikler Trabzon'dan başlatılıp üstüne ciddi bir lojistik merkezi yapilabilseydi ; Belkide günümüzde başka bir Karadeniz ve Kafkasları konuşuyor olacaktık ve   o ekonomi kuzey Kafkaslar'dan Rusya'ya aktı diyebiliriz . Doksanlı yıllarda Anadolu'nun şehir kalkınma planlarında bakıldığında en çok Trabzon'un kalkındığını görüyorduk; hatta o yıllarda Trabzonsporun sportif başarılarin bağımsız şekilde olması şehrin kendi kendine yetebilmesi  ve Kafkas hattının açık olması ile alakalı bir durumdu . Tarihi İpekyolu üzerinde olan bu bölgede eskiden'de olduğu gibi günümüzdede aktiflik hakim 75 yılık komünizm bir dönem ticareti  baltalanmıştı .Bu süreç Kafkaslarda olsun Keza doğu Karadeniz bölgesinde olsun Eskisi gibi olmasada günümüzde halen daha aktifliğini koruyabilmektedir....

ANİDE APOSTOLİKA YORTUSU



Tandırdan pişen sıcak lavlaşları ve axo peynirini yanımıza alıp  yola koyulduk  . Şehir geride kalmıştı ve ani antik kentinde ermenilerin paskalya yortusu şenliklerini izleyecektik. Böyle güzel kültürel aktiviteyi bir daha bulmamız zor olurdu  . Enver paşa ve Nçalcik in heyulasının olduğu yerlerden geçiyorduk ,doksan üç harbinin olduğu bölgeyi gösteriyordum   Aliye  ,  çevrede insanlar kışa hazırlık yapıyordu. Büyük baş nahırı dağ yamaçlarında otluyorlardı,  dağ hayvandan görünmüyordu neredeyse .
         Uzun ve tatlı yolculuk sonrasında Ani antik şehirine geldik , çevrede bir bayram havası vardı.
Ermeni plakalı otobüsler  gözümüze ilişiyordu .
İstanbul Ermenileri İran ve Ermenistan'dan baya katılım vardı, içlerinden belki bir kaç tanesini tanırım dedim ama kimseyi çıkaramadım. Ermeni hahamı antik şehrin tüm duvarlarını tütsüsüyle kutsuyordu;  arkasında iki tane cılız genç ellerinde şarap taşlarıyla hahamı takip ediyordu. Bu özel gün olduğu için Ermeni kadınlar siyah ve şık giyimleri gözden kaçmıyordu, erkeklerinde allta kalan yanı yoktu . kadını olsun erkeği olsun gözlerinde bir hasretlik duygusu vardı  eskiyi arar gibi hallerini vardı  ekmeklerini şarapa batırıp dua ederek yiyordular ,kimisi yeni doğmuş çocuğunu burada vaftiz ettirmeye gelmişti kenarda köşede seyyar antikacılar ani antik kentinin hediyelik eşyalarının yanında 1910' ların Anadolusunda çıkan ermeni gazetelerinin kupürleri bulunuyordu  zamana yolculuk gibi bir şey di bu.Gazete küpürlerini incelemek ,yüz yıl sonra anadolu'da yapılan bu paskalya yortusu dünyadaki Ermeni cemaati tarafında ilgi görüyor olsa gerek'ki Avrupa'dan Ermenistandan Televizyon kanalları canlı yayın yapamayı ihmal etmiyorlardı.  Biz ise Saf ve masumane türklüğümüzle olup biteni izliyorduk,gezinirken gözümüze bir tane yaşlı kadın ilişmişti ,Antik şehrin duvarlarını öpüyor tavuk gibi kafasını havaya kaldırıp su içer gibi dua ediyordu. Tekrardan duvarları öpüyordu ve bunu sürekli yapıyordu antik kentin her yerini gezerek pek anlam veremiyorduk. Bu hareketlerine  bir yetkiliye sorduğumuzda şehri kutsuyordu .Bu Apostolika mezhebinde gayet normaldi dini ritüel törenleri bittikten sonra antik kentin az dışında küçük standta  Ermenice Türkçe müzikler çalıyordu bu müzikleri yıllardır Türkçe Kürtçe ve şimdide Ermenicesi dinliyorduk ortak aynı kültürdü nede olsa ; güzel koçari dansları oynuyorlardı  , kalabalık iyice artınca stantta Türkçe konuşmalarda yapılıyordu  ,etrafa pişmiş et kokuları yayılmıştı hafif tebessüm ederek Müslümanda olsa Hristiyanda olsa doğu doğudur   diyordum . 

 Ani antik kenti tarihi günlerden birini yaşamıştı. Yüz yıl sonra şehrin duvarları kutsanmış yaşlı teyze  kara taşları öpmüş yeni doğan çocuklar burada vaftiz olmuşlardı ve uzun bir aradan sonra Ermenilerin yeni nesli Anadolu'da hacı olmuşlardı . Bu güzel paskalya törenini Anadolu'dada  izlediğim için  mutluydum daha önceleri Rusya'da Kafkaslarda iranda ve İstanbul'da izlemiştim ama hiç biri Ani antik kentindeki paskalya yortusu kadar dikkatimi çekmemişti.....

Kafkasya ve Azerbaycan’da Şiî-Alevî Türkler



Dağıstan’da Müslümanların oranı yüzde 92, Hıristiyanların yüzde 5, Yahudilerin ise yüzde 3’tür. Müslüman nüfusun yüzde 97’si Sünnî, yüzde 3’ü Şiî‘dir. Şiîler Azerbaycan’dan göç ederek Derbend şehrine yerleşen Azeriler ile Lezgilerin küçük bir kısmını oluşturan Miskince Köyü ahalisinden meydana gelmektedir.
Lezgilerin arasında eskiden beri Şiî olanlar, Miskince ve Dokuzpara bölgesi sakinleridir. Muhtemelen 16. ve 17. yüzyıllarda Safevilerin etkisi altında bu mezhebe girmişlerdir.Derbent ve civarında yaşayan 100 bin kadar Azerbaycan Türk‘ü ise Şiî’dir. Ancak Şiîler ve Sünnîler arasında hiçbir pürüz yoktur. Bu iki mezhebin halkı Derbent’te Cuma Mescidi’nde sorun çıkmadan birlikte ibadet etmektedirler. Kafkasya’da Şiî Türkler arasında Nogayların içinde bir kol olan Kundurları görmekteyiz. Kara-Agaç veya Karagaç isimleriyle de anılan Kundurların büyük bir kısmı Astrahan Tatarları tarafından asimile edilmiştir. Dillerinde Nogay Türkçesinin özellikleri görülür. Nüfus sayımlarında hiçbir zaman ayrı olarak listeye geçmedikleri için sayıları hakkında hiçbir bilgi mevcut değildir. Gürcistan’ın Borçalı bölgesinde Bolnis ve Dmanisi ilçelerinin nüfusu dışında kalan ve sayılarının 500 bin civarında olduğu belirtilen Karapapak Türkleri Şiî’dir.

          Sovyetler Birliği döneminde Kafkasya’daki Müslümanların dinîyönetimi Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bulunmaktaydı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından da faaliyetlerine devam eden merkezin başındaki şeyhülislam Şiî mezhebinden, yardımcısı müftü ise Sünnî-Hanefî anlayışına sahip kişilerden atanmaktaydı.Kafkas Müslümanları İdaresi’nin başında Şiî bir Türk’ün bulunması bazı sorunlar oluşturmaktadır. Kafkasya’da Azerbaycan dışında Müslüman nüfus genellikle Sünnî’dir. Azerbaycan’daki Kafkas Müslümanları İdaresi’nin ülke sınırlarının dışındaki alanlara müdahalesi sıkıntı yaratmaktadır. Gürcistan’ın Müslümanlara dönük bir idarîyapı oluşturması, Azerbaycan’da rahatsızlık yaratmıştır. Sünnî bölgelerdeki dinsel yaşamın Şiî Şeyhülislamın yetkisi altında bulunmasının doğru olmadığı yönündeki itirazlar da olayın başka bir boyutudur. Tüm bunlara rağmen Kafkas Müslüman İdaresi ağırlığı, etkinliği ve gücü olan bir örgütlenmedir
   
Aslında Azerbaycan Cumhuriyeti resmen tüm dinlerin eşit haklara sahip oldukları laik bir Cumhuriyet olmakla birlikte, Orada Sovyetler Birliği’nden devralınan sistem sayesinde dinîteşkilatın sıkı bir denetim ve kontrol altında tutulduğu biliniyor. Öteki Türk Cumhuriyetlerinden farklı olarak Azerbaycan’ın Müslüman nüfusunun büyük bölümü (tahminen yüzde 70’i) Şiî’dir. Bununla birlikte bir buçuk asırlık Çarlık Rusyası ve Sovyet yönetimi Azerbaycan toplumunun belli bir ölçüde sekülarize olmasına imkan vermiştir. Öyle ki, orada kimlik belirlemede din, milliyetçilik ve modernizmden sonra gelmiştir. Esasen, toplumun büyük çoğunluğunca İslam, bir dinden çok “gelenek” olarak algılanmıştır. Dinîotoritelerin Sünnîlerle Şiîler arasında işbirliğini geliştirmeye dönük çabaları da dikkatlerden kaçmamaktadır. İran ve Irak’taki gibi din adamları hiyerarşine dayalı yapılanmalar Azerbaycan’da gelişmemiştir. Azerbaycan’da Şiîler Sünnîlerden, şehirliler köylülerden daha çok dindar görünmektedir. Bakü’de Şiîlerin ve Sünnîlerin Cuma camileri farklıdır. Taze-Pir Camii Şiîlere, Azdarbek Camii de Sünnîlere aittir.

          Azerbaycan’da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğu Şiî olmasına rağmen, Azerbaycan, İran’ı ülkede Şiîliği yayacak bir tehdit olarak algılamaktadır. Gerçekten de İran “Seher 1”, “Seher 2” gibi televizyon kanalları başta olmak üzere görsel ve yazılı medyayı kullanarak Azerbaycan’da kültürel bir olgu olan Şiîliği derinleştirmeye çalışmaktadır. Azerbaycan İran’dan gelmesi muhtemel radikal Şiî korkusu yüzünden seküler anlayışı hakim kılmak yönünde çaba harcamaktadır. Aslında Sovyet döneminde dinin geri planda olması, seküler anlayışı ön plana çıkarmak için uygun zemini de yaratmıştır. 2011 yılında yapılan mülakatlarda Azerbaycan’da dinin, İran değerleri üzerinde yükselmekte olduğu ve bunun Türklüğün aleyhine işlediği iddia edilmiştir. Azerbaycan Anayasası’nın 48. maddesine göre herkes din ve vicdan hürriyetine sahiptir. Yine anayasanın 18. maddesinin 1-3 bentlerine göre Azerbaycan Cumhuriyeti’nde din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. Bütün dini inançlar yasalar karşısında eşittir. İnsan şahsiyetini aşağılayan, insanlık değerlerine karşı olan dinleri yaymak ise yasaktır. Eğitim de laik anlayışa uygundur. Azerbaycan’da devlet-din ilişkileri 2001 yılında devlet başkanı Haydar Aliyev’in emri ile kurulan Azərbaycan Respublikasının Dini Qurumlarla İş üzrə Dövlət Komitəsi tarafından düzenlenmektedir...
Kaynak : Kafkas pravdası...

İKİ MÜZE



Eski Sovyet Topraklarında Müzeler birer ibadethane görevi görürler. Sanki  geçmiş ve günümüze dair en ince ayrıntısına kadar her şeyi sergilenen yerlerdi. şimdilerde ise müzelerin yerini Çarlık mimarisi tarzı Ortodoks Kliseler almaktadır.  Krasnador şehrini gezerken  bizlere iki tane önemli müzeden bahsetmişlerdi .
Birincisi eski KGB polit büro müzesi ikincisi ise  orta boylu Sovyet kozmonot müzesiydi ; bunları öğrenince rehberimize hiç zaman kaybetmeden bu iki müzeyi görmek istediğimizi söyledik, zaten  bir şehiri anlamanın en güzel yolu oradaki müzeleri gezmektir .
  İlk durağımız eski KGB polit büro müzesi oldu.
Kapısından içeri girdiğimizde bizi soğuk birinci sınıf yeşil boya ile boyanmış  kasvetli duvarlar karşıladı. Kapıdan içeri girdiğimizde sanki bir uğultulu ses yankılandı "Tavarişi" diye Sovyetler Birliği döneminde  casusluk alet erdevatlar sergileniyordu.  Dönemin kameraları olsun dinleme cihazları olsun  Rusların modernizm'i ilahlaştırdığı  zamanlar diyordum içimden  eski polit büro şeflerinin dinleme odalarını geziyorduk halen şifreli yazışmalar  üstü biraz toz bağlamış daktilolar ve cam şişenin içinde duran belkide çeyrek asırlık vodka ve yeşil likör şişeleri içleri halen daha doluydu.   Otantik masa ve dolma kalemler  askılıkta duran casus paltoları zamana karşı direnen yanı gibi asılıp duruyordu . Odalardan dışarıya ses çıkmıyordu  ve her oda özenle yapılmıştı sanki ve  ortamda tarif edilemeyecek bir vodka kokusu vardı bu koku yenimi eskimi kestiremiyordum . Her oda kafkasların eyalet bölgelerine bakan yerdi  Rusça ve bölgede yaşayan halkların ana  dilleriyle haritalar vardır üstlerine Rusça karalama yapılmıştı kim bilir o dönem için neler düşünülmüş neler yapılmiş diye içimizden geçiriyorduk . Oda oda gezip inceleme yaparken  bir odanın üstünde Batum ve çernopiska yazıyordu çernopiska Rusçada Karadeniz demektir Tukei Anatolia çernopiska yani Anadolu'nun Karadeniz'i  demekti.
Heyecanlanmıştım  odadan içeri girerken  bizim bölge üstüne acaba neler yazılıp çizilmiş diye ,
Odada Sovyet döneminde kalma dinleme cihazları vardı  ve Ankesörlü telefon buradan Batuma bağlanan direk hatmış  dediler dahada ilgi çekici bir hale gelmişti.  Duvarda camlı çerçevede topağrafyalı,   Batum  Giresun Harşit çayına kadar olan harita vardı. Dağlar dereler köy köy hem Türkçe hemde  Rumca yazılan isimler ne kadar müslüman ne kadar ortodoks Hristiyan ahali vardı ve denizden çıkan balık türlerinden tut endemik bitkisine kadar not edilmişti  . Bir Hayli şaşırıp kalmıştım bu duruma  hem çarlık Hem Sovyet Rusya dönemi not edilen bilgiler günümüze kadar gelmişti ve en ince ayrıntısına kadar işlenmişti. Ruslar Anadolu'nun Karadeniz' bölgesini Kafkasların bir parçası olarak görüyordu  ve Harşit çayından itibaren not bile edilmemişti.  Sünni Müslüman cami mimarisi ve Ortodoks Rum kilse mimarisine kadar hayret verici durumda dizayn edilmesine şaşırmıştım.  Bu kadar bölge üzerine ayrıntılı bilgi ilk defa bir müzede görüyordum.  Odanın içindeki telefona bakıp çaldığını hayal ettim  Sarptaki bir KGB görevlisi şefine bilgi veriyordu, bunun üzerine sinirlenen şef Rusça olarak. "Privet, rasstrelyayte ikh vsekh, tovarishchi."  Hepsini vurun yoldaşlar diye ünlüyordu . Hafif tebessüm ederek odadan çıktık  ve  salondan eski resimlerle bakıyorduk dönemin önde gelen şeflerin şehire ziyaretlerini fotoğraflarıydı,  müze oldukça bilgi vericiydi.
Sadece şehir değil bir döneme ve bir  bölgeye ait olup yaşanmış zaman ait Doğu Karadeniz bölgesinin böyle uzun uzadıya ve ayrıntılı şekilde görünürde hiç bir müzeye denk gelmemiştim.

   Eski KGB müzesini gezdikten sonra  çarlık mimarlı iki katlı Sovyet kozmonot müzesine girdik. Bizi daha sıcak kanlı bir atmosfer karşıladı ve  bu müze daha açıktı bir şeyleri öğretme mahiyetinde KGB müzesi ise bir şeyleri saklıyor gibi bir hali vardı . Müzeye üst kattan başladık gezmeye  Sovyetlerin uzay araştırmaları üzerine yazılan ilgi çekici makaleleri vardı  hatta bir ilk uzaya yolculuğu Kazakistan yerine viladi kafkas tepelerini seçmek istedikleri bilgileri yazılıyordu.
Sonrasında Kazakistan'da karar kılınmıştı. Sovyet dönemine ait her ülkenin uzay araştırmaları için yaptığı küçük bilimsel makaleler  görüyorduk. Her ülke uzaya nasıl gidilmeli ve bunun için ne yapılmasına dair bilgiler yazıyordu.  Azeri Türkçesinden tut Çerkezceye  kadar  enteresan bir şeydi uzay araştırmaları için her milletin görüşünü alıyorlardı demek  ve bu makaleler sayesinde Sovyetlerde çok türk bilim adamı olduğunuda öğrenmiş olduk;  budurumda  Hayli gurur verici bir durumdu bizler açısından  müze içerisinde gezinirken kenarda camın içerisinde Sovyetler Birliği döneminde Lazca basılan Matematik kitabı görmüştüm  şaşkınlıklı tebessüm etmemin yanında tuhaf olmuştum bu kadar en ince ayrıntısına kadar olmak ve not etmek derin bir kültüre sahip olmakla alakalı bir durumdu. Yazarı ise Xelimişi Hasandı  kendisi Laz şair ve yazardı lakin üzerinden ciddi bir komünizm geçmişti vasiyeti gereği kendisini bugünkü Gürcistan Türkiye sınırında gömülmüştür,  hatta mezarının yarısı türkiye yarısı gürcistandı önceki zamanlarda mezarını ziyaret etmiştim ama burada bu şekilde karşıma çıkacağından haberim bile olmazdı şaşkınlık içindeydim.  Müze içinde gezintiye devam ediyordum Petersburg ve Moskova müzelerinden getirilip burada sergilenen  uzay bilim araçları vardı hatta ilk Rus yapımı televizyonlarda vardı  teknolojinin evrim geçirilmiş analiz ederek görüyorduk  müzenin alt katına inmiştik  gezintimize devam ediyorduk her bir biblo  eşyadan çok şeyler öğreniyorduk bu enteresan bir şeydi  en sonunda uzaya çıkan ve keşfini yapan resimlerini görüyorduk Yuri Gagarinin Annesinin Türk olduğunu ve uzaya çıkan İlk kadın kozmonot Valentina Taraşkova'nın dedelerinin Arsin santadan gittiğini öğrenmiştim ve hayret olma durumum iki olmuştu bu müzede  küçük iki katlı müzede bu kadar önemli bilgi öğrenmek  beni hem mutlu ediyordu hemde düşündürmeye sevk ediyordu.
Neden bizde'de böyle öğretici müzeler yok diye  müzeden dışarıya çıktık bu kadar bilgi öğrenmek yetmişti bize iki müze gezip birden fazla önemli bilgi edinmek şehir insan adına önemli bir şeydi umarım bizim ülkede de böyle öğretici müzeler olması dileğiyle....

NAHÇİVAN



Nahçıvan ya da diğer telaffuz şekilleri ile Nahcivan ve Nahçivan, ülkemizin doğusunda bulunan ve Türki Cumhuriyetler içerisinde tek sınırımızın olduğu yer.

  Nahçıvan küçük bir özerk bölge. Nahcivan Nüfusu 500 bine dayanmış durumda ve nüfusun çoğunu Azeriler oluşturuyor. Buna karşılık az sayıda Kürt, Rus ve Ermeni de Nahçıvan’da mevcut. Hatta son dönemlerde İranlı nüfusu da artmış durumda. Genelde İranlılar günübirlik gelip gitse de yerleşenler de olmuş. Zaten İran’ın Nahçivan’a yakın yerlerinde yaşayan İranlılar köken itibari ile Azeri Türk'ü olduğu için dil sorunu da yaşamıyorlar ve aralarında rahatça anlaşabiliyorlar.
    
 Nahçıvan’da gezilecek gerçekten birçok yer var. Benim beklentilerimi fazlası ile karşıladı. Sovyet, İran ve Azerbaycan mimarisi binalara olabildiğince zuhur etmiş. Özellikle devlet binaları şahane. Yalnız devlet binalarının fotoğraflarını çekerken dikkatli olun, çünkü yasak. Benim yanıma bir görevli gelip sildirmişti.
  Başlıca gezilecek yerler arasında, Bayrak Meydanı, Haydar Aliyev Müzesi, Halı Müzesi, Hansaray (ki benim favorim burası), Hz. Zehra Mescidi ve Devlet Tiyatrosu yer alıyor.

Bu dediğim yerler genelde birbirine uzak. Taksi ile giderseniz çok daha kolay olur. Benzin ucuz olduğundan taksi ücreti bütçenizi çok sarsmaz. Hele birkaç kişi iseniz çok daha ucuza gelir. Fakat yürümeyi seviyorsanız da bir yerden diğerine maksimum 30 dakika yürüyerek ulaşmak mümkün. Biz yürümüştük genelde.

Birde sokakların aşırı temiz, dükkan tabelalarının tek tip olduğunu ve çok beğendiğimi söylemem lazım. Gezip gördüğüm yerler ise tam olarak şöyle 

  Nahçivan’ın en önemli turistik noktalarından biri Haydar Aliyev Müzesi. Her gün binlerce turist gidiyor. Haydar Aliyev’in çocukluğunun geçtiği bu yerde onlarca özel eşyası bulunuyor. Görülmesi mutlaka gereken yerlerden diyebilirim. Meydanda bulunan bu müze  hergün  dokuz on yedi arası açık.
   Nahcıvan Bayrak Meydanı hemen otobüs terminalinin yanında yer alıyor. Yani bulması da görmesi de oldukça kolay. Zaten meydanın zirvesinde devasa bir Azerbaycan bayrağı var hemen anlıyorsunuz orası olduğunu. Peyzaj olarak harika bir yer. Çok şahane tasarlanmış. İnsanlar da genelde burada sosyalleşip dinleniyorlar. Meydanın zirvesinde ise dediğim gibi bir bayrak var ve buradan tüm Nahçivan’ı izlemek oldukça keyifli. Buraya da vakit ayırmanızı öneririm.
   Halı ülkemizde olduğu gibi diğer şark kültürlerinde de önemli bir yere sahip. Sırf halı ve kilim bile bir ülkenin turizm potansiyelini artırmaya yeter. Nahcivan da bunu iyi kullanmış ve bir halı müzesi açmış. Halıdan ya da kilimden anlamasanız da büyüleniyorsunuz. Çünkü işçilik direkt göze çarpıyor. Her bir halı el ile dokunmuş ve desenler harika. Hepsinin de kendince bir hikayesi var. Hafta içleri saat 9 ile 17 arası açık bu müzede.

Nahçivan açık hava müzesi de ilgi çekici yerlerden. Azeri Ermeni İran kültürü dönemine ait bölgede bulunmuş tarihi eserler sergileniyor ve ilginç eserler var. Hemen yanında bulunan Mömine Hatun Türbesi de ziyaret edilebilir. Güzel fotoğraflara ev sahipliği yapar.

Dönemin Nahcivan hanı İhsan Kengerli tarafından 1747 yılında yaptırılan bu saray, Nahcivan’ın en görkemli yapılarından biri. Yaklaşık 200 yıl boyunca Nahcivan hanlarına hizmet etmiş bu saray hem hanedanın yaşadığı yer hem de idari işlerin yürütldüğü yer olarak işlev görmüş. İçerisinde ilgi çekici onlarca belgeler var. Bana daha ilgi çekici gelen  hangi ülke ve bölgeye yollanan belgeler iki nusali yollanması hem o  kültürün dilini hemde öz Türkçe yi tanıtmak açısından.

 Nahçıvan, İran’a kıyasla çok daha rahat bir yer kabul edersiniz ki. Hatta Türkiye’ye kıyasla da çok daha rahat. Nahçivan gece hayatı da gelişmiş sayılır. Bu sebeple Türkiye’nin doğusundan ve İran’dan her hafta yüzlerce insan Nahçıvan’a geliyor. İçkinin ucuz olmasının da payı bunda büyük. Bir de gelen kesim genelde Nahçıvan hayat kadınları için geliyor. O bölgede meşhur olduğu söyleniyor. İran’dan ya da Azerbaycan’dan gelenler oluyormuş. Bu durum bana  doksanlı yılların Karadenizini hatırlattı... Nahçıvan izlenimlerim  böyleydi....

  

İNGİLOYLAR



Azerbaycan'ın Zagatala, Gah ve Balakan bölgelerinde  yaşayan Gürcüler dir . Çoğunluğu 18. Yy sonlarında müslüman olmuştur çok az kısmı ise Ortodoks Hrıstiyan olarak kalmıştır
İngiloy kelimesinin "yeni" ve "yol" (kendilerine yeni bir yol seçenler) anlamına gelir
Azerbaycanlılar İngiloylara "Gal" diyorlar.Gakh bölgesindeki İlisu köyündeki İngiloyların Gel, Avarların Geloy, Zahorların ise Gelov olarak adlandırılmaları, İngiloy etnoniminin yeni Azerbaycanca Gels kelimelerinin birleşmesinden oluştuğunu düşündürmektedir. Galce bileşeni antik Gael etnonimi ile ilişkilidir. Strabon'a (1. yüzyıl) göre Gael'ler Amazonlar arasından çıkmıştır. Bu gerçeği Plutarkhos (2. yüzyıl) da doğrulamıştır. Eski Gürcü kaynaklarında Dağıstan halkına "leki" denmektedir.   Azerbaycan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından bu yönde hedefli araştırmalar yürütüldü. İngiloyların tarihi, Tarih Bilimleri Adayı Şirinbey Aliyev'in "Kuzey-Batı Azerbaycan: İngiloylar" adlı kitabında ayrıntılı olarak incelenmiştir. Yazar, İngiloyların Kafkas Albanyasında yaşayan ve Yunanlılarca bilinen 26 kabileden biri olduğunu yazıyor. Çünkü Yunan yazarlar, İngiloların kadim ataları olan Gal kabileleri hakkında bilgi vermişler ve ayrıca onların yaşadıkları etnik bölgeleri de belirtmişlerdir. En ilginç gerçeklerden biri de Ingiloyların 2.000 yıldan fazla bir süredir aynı bölgede yerleşip yaşamaya devam etmeleridir. Ingiloyların bağımsız bir etnos olduğuna dair yüzlerce gerçek var. Maddi ve manevi kültürleri, yaşam biçimleri, ekonomileri doğrudan doğruya kendilerine aittir. Azerbaycan Devlet İstatistik Komitesi'nin verilerine göre  Azerbaycan'da yaşayan Gürcülerin bölgelere göre dağılımı hakkında da bilgi veriyoruz. Bunların sayısı 14 bin 800'ü aşıyor. Buna göre Gah bölgesinde 7.450, Zagatala'da 3.075, Bakü şehrinde 2.340, Balakan'da 1.731, Gence'de 136, Sumgayit'te 46, Şeki'de 13, Mingeçevir'de 10, Ağstafa'da 7, Şemkir'de 5, Lenkeran'da 3, Yevlah'ta 3, 3'ü Gürcü yaşamaktadır. Ali Bayramlı, Masallı'da 2, Daşkesan'da 2, Gazah'ta 2, Samuh'ta 2, Ağdaş'ta 2, Göyçay'da 2, Gebele'de 2, Terter'de 2, Abşeron'da 1, Siyazan'da 1, Ağcabedi'de 1, Hacıgabul'da 1, İmişli'de 1, Kurdemir'de 1, Neftçala'da 1 ve 1'i Saatli.  
  
 Altı okulda sadece Gürcüce eğitim veriliyor ve 1.205 öğrenci eğitim görüyor. Azerbaycan-Gürcü dillerinde eğitim yapılan 5 okulda Gürcüce bölümüne 1.101 öğrenci, Azerbaycan, Rus ve Gürcü dillerinde eğitim yapılan 1 okulda Gürcüce bölümüne 146 öğrenci, Rusça bölümüne ise 90 öğrenci kayıtlıdır. Böylece 12 okulda 2.452 öğrenci Gürcüce eğitim görüyor. Balakan, Gah ve Zagatala bölgelerinde İngiloyların okul çağındaki çocukları, ebeveynlerinin istek ve arzularına göre Azerice, Gürcüce ve Rusça dillerinde eğitim görüyor. Ancak İngiloyların bir kısmı on yıl Gürcüce eğitim aldıktan sonra yüksek öğrenim için Gürcistan'a gidiyorlar. Beş adet İngilizce eğitim veren okul bulunmakta olup, toplam 51 derslikte 2.600'ü aşkın öğrenci bulunmaktadır. 
İngiloylar Gah, Zagatala ve Balakan idari bölgelerinde yaşıyor. İngiloylar, Balakan'ın İtitala köyünde, Musul'un Aliabad kentinde ve Zagatala'nın Yengiyan kentinde yaşıyorlar. Gakh'ta durum biraz daha karmaşıktır. İngiloyların hem dağın güney yamaçlarında hem de Alazan Vadisi'nde yaşadıkları da ilginçtir. Günümüzde İngilizler ikiye ayrılmıştır: Hıristiyan İngilizcesi ve Müslüman İngilizcesi. Hıristiyan İngilizler yalnızca Gakh'ta yaşıyorlar. Devlet istatistiklerinde Hristiyan İngilizler Gürcü olarak kayıtlıdır.  İngilizler, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus İmparatorluğu ve Gürcü Katolikosluğu'nun baskısı altında zorla Hristiyanlaştırma politikasına maruz kaldılar. O dönemde Hıristiyanlığa geçtiklerinde kendilerine açıkça Gürcü isimleri ve soyadları verildi. Gakh'ta yaşayan Müslüman İngiloylar genelde tarım ve hayvancılıkla uğrasmakta Zira oradaki İngiloylar günlük hayatta Azerbaycan Türkçesini kullandıklarından,  artık onlara İngiloy denmemektedir. Qoragan, Zayam, Lalepaşa, Şotavar vb. köylerin nüfusu İngiloy kökenlidir, ancak günlük hayatta veya sokakta İngiloy dilini kullanmazlar, Azerbaycan Türkçesi konuşurlar.Günümüzde Azerbaycan'da yaklaşık 20.000 Müslüman İngiloyca konuşan insan yaşamaktadır. Ayrıca ülkemizde 8.000'den fazla Hıristiyan İngiliz yaşamaktadır.
     Aliabad köyü, yüzölçümü, nüfus ve üretim tesisleri bakımından cumhuriyetin en büyük köylerinden biridir. Nüfusu 9.476 olan köyde 4 okul, bir medrese, çok sayıda değirmen, bir fırın, 20 cami, diğer eğitim kurumları ve sanayi işletmeleri bulunmaktadır. Halk Azerice ve İngilizce konuşmaktadır.

Gakh bölgesindeki 12 kilisenin bir kısmı normal şekilde faaliyet gösteriyor. Bölgedeki Gürcü nüfusu geleneklerine göre yaşıyor. 


   Zagatala bölgesindeki Aliabad köyünde yaşayan İngiloy halkı Gorgot bayramına büyük önem veriyor. Bu nedenle bayrama özel hazırlıklar yapılır. Köyde 12 kadar tabun yani mahalle bulunmaktadır. Köy yukarı tabun, aşağı tabun, kokha tabun, değirmen tabun ve diğerleri olmak üzere üç bölüme ayrılmıştır. Geleneklere göre, Gorgot bayramı arifesinde tüm tabunlarda ve her İngiloy ailesinde tüm çiftçilik ve hasat işleri tamamlanmalı, bahçe ve baca temiz tutulmalı ve bayramın kutlanmasını engelleyecek hiçbir iş bırakılmamalıdır. Ardından bayram hazırlıklarının en önemli kısmı olan bayram yemeklerinin hazırlanmasına geçiliyor. 

Bu bayram aslında İngilizler arasında Nevruz'la aynı şey olarak kabul edilebilir. Özü itibariyle Nevruz'la tam örtüşen bir bayramdır. "Gorgot" bayramı da 20 Mart'tan sonra başlayan bir bayramdır. Nevruz Bayramı'nda Çarşambalar var, ancak "Gorgot" bayramında yok. Ancak bu bayram tarımla ilgilidir ve sert kışın sonunu kutlar. Nevruz'da Azerbaycanlılar buğdaydan malt hazırlarken, İngiloylar buğdaydan Gorgot adı verilen bir yemek pişirip herkese dağıtırlar. Bu bayramda şenlik ateşleri yakılır ve çeşitli halk dansları sergilenir.Bir diğer bayram ise dut hasadının kutlandığı Dut Bayramı'dır. Dini bayramları Azerbaycan Türkleriyle  aynıdır. Ingiloy halkı çok zengin bir meslek yelpazesine sahiptir: Ticaretten tutun tarıma hayvancılığa kadar bir çok şeyi  bilimsel yönlerden yapıyorlar
  Tahıl ürünlerinin ekimi yaygındır, bunlar arasında mısır özel bir yer tutar. Zagatala-Balakan bölgesine özgü fındık tarımı, İtala köyünde de yaygın olarak yapılmaktadır. Ayrıca bu bölgelerdeki tüm köylerde tütün, köylüler tarafından başlangıçtan itibaren en çok yetiştirilen ürünlerden biri olmuştur. Genel olarak ingiloylar, siyasetle ilgilenmeyen ve iktidarda kimin temsil edildiğine bakmaksızın kendi işlerini yapan kişilerdir.İngiloylar aynı zamanda zengin bir manevi kültüre sahiptirler. Aşıklık sanatı İngiloylarda oldukça gelişmiştir. İngiloy âşıklarının eserlerinin ilginç bir özelliği de şiirlerinin tamamını Azerbaycan Türkçesiyle yazmalarıdır. Sadece Aşık Hüseyin'in eserinde Azerice ve İngilizcenin bir arada kullanıldığı görülmektedir. İngiloy âşık ekolünde, diğer âşık ekollerinde görülmeyen, "önce ve sonra" adı verilen bir şiir tarzı da vardır.   Azerbaycan gezimizde İngiloylar hakkında edindiğimiz bilgiler bunlardı şu son zamanlarda Fındık tarımına ağırlık verilsede Türkiye'deki gibi pek fazla randımanı olmuyordu coğrafya özelliklerinden olsa gerek  .....

VERHNİY LARS (UPPER LARS)

Gürcistan ile Rusya (Kuzey Osetya) arasındaki tek aktif kara sınır kapısıdır. Gürcistan ile Rusya arasında geçişin sağlandığı ve...