Diz boyu çamura rağmen dağı aşabildik. Öbür tarafta Uşguli köyüne indik. Evet, değermiş! Hemşin’i unut, İsviçre halt etmiş. Bu kadar kusursuz başka dağ köyü var mıdır dünyada? Heybetli dağlara karşı boy vermiş on-onbeş tane taş kule, alabildiğine sade, alabildiğine mütevazı, alabildiğine şiirsel ve hüzünlü. Aynı zamanda mağrur: “Ben buradayım,” diyorlar, “ve boyun eğmem.” Ondan sonraki köylerin hepsi de öyle: Cacaşi, Murkmeli, Davberi, Viçnaşi, Zegaşi, Tsvirmi, İeli… Büyülenmiş gibi, bir tam gün o metruk köyleri dolaştık. Taşla şiirin, tevazuyla direnişin dengelerini konuştuk.
Kuzey iklimlerinin birinde, kara köknar ormanlarıyla kaplı yarı ıssız bir ada düşün. Hava kasvetli, yağmur yağdı yağacak. Zemin dümdüz, yönünü tayin etmene yardımcı olacak bir yükselti yok. Adım başı önüne ya bir göl ya bir körfez çıktığından düz bir hatta ilerlemek de mümkün değil. Körlemesine yürüyorsun. Derken bir açıklıkta gümüş yaldızlı soğan kubbeleriyle heybetli bir Rus kilisesi çıkıyor önüne. Belli ki Katerina çağından kalma bir şey, pasta gibi süslü, ama sıvaları dökük, demirleri paslı. Kapıda Rus devlet dairelerine özgü bir tabela, ama o da paslı, falan ministry, filan direktoraty, girmek yasak, fotoğraf çekmek yasak. Etrafta in cin yok. Bahçede kara cübbeli, uzun sakallı iki keşiş görüyorsun. Seslenince boş bir ifadeyle öbür tarafa bakıp uzaklaşıyorlar.
👍
YanıtlaSil